Reklamlar

Kaş’tan bir dalış hikayesi

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +
Awesome
  • Okuyucu Değerlendirmesi (Oy) 0

Rahmetli büyük anneannem, – ki kendisi Finikelidir –  Kaş’a gideceğiz dediğim zaman, “Abu guzuma, nedivecen oralarda, altı yaş üstü taş” der, herhalde aç – açıkta kalacağımızı düşünerek gitmememiz için bir çok mazeret uydururdu. Gerçekten de, bölge insanı için 1980’li yıllara kadar Kaş, her türlü gıda malzemesine zor erişilen, yolları olmayan, üstü taş, yani tarım yapılacak verimli arazisi olmayan bir tür kalebentlik gibi görülürdü.

1980’li yıllara kadar Kaş’ın merkezi, deniz ile dağ arasına sıkışmış geleneksel evlerden oluşuyordu

kas-eskihali-gezgindalgic-antalya

1950’li yıllarda, merkez camiinin biraz gerisinden çekilmiş bir fotoğraf. Henüz Kaş koyu limana çevrilerek doldurulmamış, kıyı ise büyük gemilerin yaklaşamayacağı kadar sığ…

1980’lerde başlayan turizm hareketliliği, 1990’lı yıllarda bir ikişer açılan dalış ve yamaç paraşütü merkezleri ile devam etti ve 2000’li yıllarla birlikte Kaş, Türkiye’deki ekstrem spor tutkunlarının merkezi haline geldi; ve bu sporlar arasında bir tanesi gerçekten Kaş’la özdeşleşti: Dalış

Kaş’ın eski adı olan, ve bugün merkez mahallesinin ismi olarak yaşayan Andifli, şehrin eski ismi olan Antiphellos’un bölgeye yerleşen göçer Türkler’in dilinde bozulmuş hali. MÖ 4. Yüzyıla kadar kendi halinde küçük bir yerleşim olan ve küçük bir liman işlevi gören Antiphellos, ismini bile, yukarıdaki asıl şehir olan Phellos’dan almış: Anti – Phellos yani Phellos’un karşısı. Ancak Likya bölgesinde Helenistik döneme girilirken, yakın zamana kadar da bölgenin önemli geçim kaynağı olan sedir ağacı ticareti başlamış ve Antiphellos’un bir liman kenti olarak önemi artınca, Phellos’tan bağımsız bir şehir haline gelmiş. 13. Yüzyılda Selçuklu akınlarıyla birlikte isimleri halen Kınık, Çavdır gibi köy isimlerinde yaşayan Türk boyları bölgeye yerleşmeye başlamış. Ancak bir liman kasabası olarak Kaş, 1920 yılındaki nüfus mübadelesine kadar, çoğunluğu Rumlardan oluşan bir nüfus yapısına sahip olmuş.

“KAŞK”

Tarihi boyunca Antiphellos, Andifli, Kaş gibi pek çok isim alan bu şirin kasaba, dalgıçlar arasında “kAŞK” olarak biliniyor. Kaş’ın sualtı zenginliklerini gördükçe, bu ismin boşa verilmediğini anlıyor insan. Bir arşipeli andıran Kaş ve Meis arasındaki adacıklar yüzlerce çeşit balığa korunaklı bir yuva sunuyor. Türkiye’deki hiç bir dalış noktasında göremeyeceğiniz kadar büyük deniz kaplumbağası popülasyonları, dalgıçların artık peşimi bırak dediği dev Orfoz ve Lahozlar ve Kızıldeniz göçmeni pek çok balık ve olağanüstü bir tarih, sualtı tutkunlarının her sene burada buluşma sebeplerinden sadece birkaçı.

30’a yakın dalış noktasına sahip Kaş’ın merkez limanının güney yönünde, sıralı bir şekilde duran pek çok dalış teknesi var. Dalış turizminin önemli bir ekonomik girdi olduğu ilçede, tüm dalış okulları bu durumun bilincinde ve dalış eğitimi ve turları ile ilgili Türkiye ortalamasının üstünde bir standart var. İlçedeki önemli dalış okullarının bir araya geldiği KASAD derneğine bağlı dalış okullarında gerek malzeme gerekse eğitim ve rehberlik kalitesinde hiçbir sorun yaşamayacağınıza emin olabilirsiniz.

VE DALIŞ BAŞLIYOR

Bir sualtı fotoğrafçısı olarak, ben her zaman küçük, az müşteri alan dalış teknelerini tercih ediyorum. Kaş’ta da bu tercihimden vazgeçmeyerek yıllardır tanıdığım Muammer Meriç’in Diveaction Dalış Merkezinin teknesini ile dalışa gitme kararı aldım.

Bölgedeki tüm dalış noktalarına en fazla yarım saat süren bir yolculuktan sonra ulaşılabiliyor. Bu, Kaş’ta dalmanın bir diğer artısı. Normalde “iyi” dalış noktaları için, insanlardan ve tekne trafiğinden uzak noktalar bulmak gerekir. Ancak Kaş’ta gerek dalış okulları ve sivil toplum örgütleri gerekse yerel halk, sualtındaki zenginliğin bilincinde, ve bunu korumak için yoğun çaba harcıyorlar. Bu çabanın sonucu da, tüm dalış noktalarının iyi ve kolay ulaşılabilir olması oluyor.

Muammer Hoca, ilk dalışımızı benim her zaman en çok keyif aldığım noktalardan biri olan Devetaşı isimli noktada yapacağımızı söylediği zaman çok mutlu olduğumu itiraf etmeliyim. Zira, Kaş’taki pek çok dalış noktası, hem deneyimli hem de yeni başlayan dalgıçlara uygun bölgelerden oluşmasına rağmen, bu nokta sadece deneyimli dalgıçların gidebileceği, topuk olarak tabir edilen bir dalış noktası. Dolayısı ile, dalış tekneleri bu bölgeyi sıklıkla ziyaret etmiyorlar. Dalış öncesi briefingde, bir de çok meraklı bir Orfoz’un haberini alıyoruz. Dalgıçlarla çok kolay iletişim kurabilen Orfoz balıkları çoğu yerde insan isimleri ile anılıyor. Ancak bu Orfoza henüz bir isim verilmediğini öğreniyorum. Zannediyorum ki yakında o da bir insan ismine nail olacaktır.

Kaşsad derneğinin dalış noktasına teknelerin bağlaması için yerleştirdiği tonoz ipini referans alarak dalışa başlıyoruz. İlk 5 metreyi geçtikten sonra, topuk yavaş yavaş belli olmaya başlıyor. 12-13 metrelere geldiğimizde artık dalışın gerçekten başladığını söyleyebilirim. Etrafımız rengarenk gün ve ıskaroz balıkları ile sarılı. Bu renk cümbüşünü seyretmeye dalmışken bir yosunun üzerindeki renklilik dikkatimi çekiyor. Bu Flabellina tipi bir deniz tavşanı. Karadeniz dışındaki tüm denizlerimizde karşılaşılan bu omurgasız, makro objektifle dalan fotoğrafçılar için gerçek bir mücevher. 1 santimetreyi bulmayan küçücük bedeninde mor, sarı ve pembe renklerin muhteşem uyumu göze çarpıyor. Bu renkler, aynı zamanda bir uyarı, “ben zehirliyim, sakın yemeye kalkışma!”.

Derinlik arttıkça, canlılık da artıyor. Dalış öncesi briefingde, bu bölgeyi sahiplenen Orfozun 20 ila 25 metre derinliklerde göründüğünü anlattıklarını düşünürken, Muammer Hoca’nın shaker sesiyle irkiliyorum. Sağıma bakıp kocaman bir Orfozun bana geldiğini görünce rahatlıyorum.  Bu bana dalış öncesi anlatılan balık. Kayalıkların arasındaki kumluk alanda kendime güzel bir kadraj bulup beklemeye başlıyorum. Tekneden dalışa başlayan ilk ekip olduğumuz için meraklı Orfoz’un ziyaret edebileceği sadece 3 dalgıç var. Bu da dalıştan önce düşündüğüm fotoğrafları kolaylıkla çekmemi sağlıyor. Orfoz balıkları tüm Akdeniz havzasında, ayrıca Doğu Atlantik Okyanusu kıyılarında yaşayan bir balık türü. Hanigiller denilen Epinephiladae familyasına mensup bu canlılar, bulundukları hemen hemen tüm sularda yoğun baskı altında olan bir tür. Sebebi ise, tam da az önce anlattığım durum… Ailenin tüm üyeleri gibi, Orfoz balıkları da oldukça meraklı ve insanlarla ilişki kurmaya meyilli canlılar. Balıkçıların kolay ağ bırakamadığı kayalık bölgeleri kendine mekan seçen bu balıkların nesli, zıpkınla balık avı yapanlar tarafından -neredeyse Dodo kuşunun akıbetine benzer şekilde – tükenme noktasına getirilmiş durumda. Neyse ki, bundan 3 yıl önce, WWF tarafından Kaş – Kekova bölgesindeki önemli bir alan, avcılığa kapalı hale getirildi ve özel çevre koruma bölgesi ilan edilerek her türlü avcılığa kapatıldı. Yakın zamana kadar, sık bulundukları Kaş bölgesini terketmiş olan Orfoz ve Lahos balıklarının geri dönüşünde, bu projenin belli ki önemli bir payı var. Darısı diğer bölgelerin başına diyelim.

Kaş’taki ikinci dalış maceramızın planlamasını, az sonra midemize ağırlığı çökecek pidelerimizi yerken yapıyoruz. Belirgin Adana ağzıyla konuşan heyecanlı kaptanımız Ender, tam batıdan esen havanın bizim açık denizdeki dalış noktalarında dalmamıza izin vermeyeceğini, bu yüzden de Fener adı verilen bölgeye gitmeyi öneriyor. Ve ekipteki herkesin onayını almayı başarıyor. Zira Fener dalış bölgesi, Türkiye’de aynı anda 10 deniz kaplumbağası görülebilen tek yer! Burası Kaş limanının doğu tarafında, Liman ağzı olarak bilinen korunaklı bir koyun çıkışında yer alıyor ve adını da, koyun ağzındaki deniz fenerinden alıyor. Deniz kaplumbağalarının yanında, 2006 ? yılında yapay resif çalışmaları için batırılan Dakota C67 tipi savaş uçağı, bu kumluk dalış noktasını bir anda balıklar açısından zengin bir bölgeye çevirmiş ve söylenenlere göre oldukça çeşitli balık görme imkanımız var.

Ekiple gerçekleştirdiğimiz dalış planlamasında ilk durağın 24 metre derinlikteki uçak batığı olmasına karar veriyoruz. Ve diğer dalış gruplarından bir söz alıyoruz: Bizden yarım saat sonra suya girecekler. Bu talebimiz ise tamamen sualtında daha sağlıklı fotoğraflar çekebilmek için. Zira bu koyda yakın zamana kadar bulunan balık çiftliklerinden atılan yemler, bölgedeki kum yapısını değiştirmiş ve balçığa yakın bir hale getirmiş durumda. Bu da, dikkatsiz dalıcıların yoğun miktarda kum kaldırmasına ve çekeceğimiz fotoğrafların bulanık olmasına sebep olacak.

Limandan yaklaşık 15 dakikalık yolculukla dalış noktasına ulaşıyor ve suya atlıyoruz. Kıyıdan açıkta olan batığa ulaşmak için, kumluk bir alanda kısa süre yüzmek gerekiyor. Ancak çoğu dalgıcın aksine, ben bu durumu oldukça seviyorum, zira aralıklı deniz çayırlarının bulunduğu burası gibi kumluk bölgeler, denizatından kartal vatozuna kadar normal dalışlarda karşılaşamayacağınız pek çok türe ev sahipliği yapabiliyor. Ve eğer şansınız varsa, 2-3 yılda bir görebileceğiniz bir canlıyla burun buruna gelebilirsiniz.

Ancak, belli ki bugün şansımız pek yaver gitmiyor. Uçak batığına gidene kadar geçtiğimiz alanda, yüzeye çıkıp nefes almak üzere hareketlenmiş bir deniz kaplumbağasından başka, dikkat çekici bir canlı göremiyoruz. Derin mavilikte bir karartı olarak beliren uçak batığı, yaklaştıkça tüm haşmeti ile ortaya çıkıyor. Batığı detaylıca incelemeden önce, etrafında bir tur atarak, çalışabileceğim alanları belirlemeye çalışıyorum. Bu batık, yıllardır sualtı fotoğrafçılarının gözdesi olmasına rağmen, aşina olduğum ve sürekli çekilen birkaç kare dışında değişik fotoğrafını göremediğim bir batık.

Uçağın sol kanadının yanından geçerken, kanadın her yerini kaplamış tüplü kurtlar ilgimi çekiyor. Yıllardır bu bölgede dalıyor olmama rağmen, ilk kez bu kadar yoğun bir popülasyon görüyorum açıkçası. Bilimsel adı Spirographis spallanzani olan bu canlı, çiçeğe benzeyen tentakülleriyle bir bitkiyi andırsa da aslında boyu 30 santimetreye ulaşabilen bir tüpün içinde yaşayan bir kurt türü. Yelpaze adı verilen tentakülleri sayesinde, sudaki mikroorganizmalarla beslenen tüplü kurtlar, tehdit hissettiği anda yelpazesini tüpün içine çeker ve kendini korumaya alır.

Bu yapay resif, tabii ki de sadece tüplü kurtlara ev sahipliği yapmıyor. Uçağın alt bölgesinde, yani deniz tabanı ile uçağın kanatları arasındaki alan, Epinephelus costae bilimsel adı ile bilinen Lahoz balıkları tarafından kolonize edilmiş durumda. Orfoz ile aynı aileden olan Lahoz balıkları da, nesli tükenme tehlikesi altında olan bir tür. Buna rağmen bölgedeki yoğunlukları oldukça dikkat çekici.

Kısmen çekingen bir tür olan Lahozlardan biri, herhalde sürünün yoğunluğundan kaynaklı özgüvenle kendisine yaklaşmama izin veriyor. Nefesimi kontrollü bir şekilde alıp vererek ona iyice yaklaşmaya çalışırken gözüm sol tarafımdaki uçağın ön tekerleğine gidiyor. 10 – 15 bireyden oluşan bir Sincap balığı sürüsü, Lahozlardan kalan bu alanı hakimiyetleri altına almışlar. Asker balığı da denilen bu türle gündüz dalışlarında karşılaşmak önemli bir şans, zira gece aktif yaşayan Sincap balıkları, gündüzleri kovuk ve mağaralarda gözden uzak karanlık bölgelerde barınıyorlar. Ancak belli ki bu uçağın yarattığı gölgelik alan, onların karanlık arayışları için yeterli.

Dip zamanımızın önemli bir kısmını harcadığımız batığa artık veda etme zamanı geldi. Geldiğimiz kumluk alandan geri dönmeye başlarken, gözüm yine etrafta bir sürpriz arıyor. 5 metre derinlikte güvenlik beklemesi yaparken, bir karaltı dikkatimi çekiyor. Yüzeyde, dalışa geçmekte olan bir deniz kaplumbağası var! Hemen dalış eşime işaret ediyor ve kendime 5 metre derinlik sınırımı koruyacağıma söz vererek kaplumbağaya yaklaşmaya başlıyorum. Bu, Caretta Caretta değil, Yeşil Deniz Kaplumbağası olarak da bilinen, erişkin bir Chelonia mydas. Uzun ömürlü olmaları ile bilinen deniz kaplumbağalarının erişkinlerinde, teknelerin karinasındakine benzer kekamoz oluşumları sıklıkla görülür. Bu bireyde de, bu kekamoz oluşumlarının aşırılığı hemen göze çarpıyor. Bu noktada, Chelonia mydas türü deniz kablumbağaları için Türkiye sularının çok önemli olduğunu belirtmek gerekli. WWF verilerine göre tüm Akdeniz havzasındaki popülasyonun yüzde 50’sinin Türkiye’nin Akdeniz kıyılarını üreme ve yaşam alan olarak seçtiği belirtiliyor.

Son fotoğrafımı da çekip, artık beni beklemekten sıkılmış dalış eşime yüzeye çıkabiliriz işaretini veriyorum. Derin bir oh çekerek yüzeye çıkıyor ve dalış teknemize yerleşiyoruz. Her biri yaklaşık 1.5 saat süren iki dalışın ardından insanın aradığı tek şey, Akdeniz’in keyifli öğleden sonra güneşinin altında ve çay eşliğinde dalışların kritiğini yapmak. Teknenin demir alıp seyre başlamasıyla birlikte, dalış malzemelerimi ve fotoğraf ekipmanımı hızlıca toparlamam gerekiyor, zira İstanbul’a geri dönüş için bineceğim Antalya uçağına yetişmek için 3 saat araba kullanmam gerekiyor. Eh, bu da Kaş’ın her şeye rağmen kalan bakirliğinin sebeplerinden biri. Büyük anneannemin dediği gibi, altı yaş, üstü taş ne de olsa!

Reklamlar
Paylaşın.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: